Ana Sayfa Gündem Akşener: Dindar olmak Erdoğan’ın bacısı olmak için yeterli kriter değilmiş, mesele yandaş...

Akşener: Dindar olmak Erdoğan’ın bacısı olmak için yeterli kriter değilmiş, mesele yandaş olmakmış

81
0

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında konuştu. Akşener, Adana’da Furkan Vakfı eyleminde polisin sert müdahalesini eleştirdi, “Meğerse dindar olmak, Sayın Erdoğan’ın bacısı olmak için yeterli değilmiş” dedi.
Bakan Nebati’nin yabancı yatırımcılara söylediği “Mevzuatı değiştiririz, bürokrasiyi alaşağı ederiz, arkamızda cumhurbaşkanı var” sözlerine tepki gösteren Akşener, Adana’da Furkan Vakfı eyleminde polisin sert müdahalesini de eleştirdi.

Adana’da bir süredir tutuklu olan ve henüz haklarında iddianame hazırlanmayan sekiz üyesinin serbest bırakılması için yürüyüş düzenleyen Furkan Vakfı eylemine ‘izinsiz’ olduğu gerekçesiyle müdahale eden polis, yüzlerce kişiyi darp etmiş ve görüntüler Türkiye’nin gündemine oturmuştu. Konuyla ilgili değerlendirme yapan Akşener, “Başörtülü kadınlarımızın hukuku AK Parti’ye oy verdikleri sürece kutsalmış, yani oyunu basarsan baş tacısın itiraz edersen copu yersinmiş. Dindar kadınlarımızın omuzlarında iktidara gelip o kadınları coplatarak iktidardan çekip gitmek, şu ironiye bakar mısınız. Gerçekten ibretlik.” diye konuştu.

“ATATÜRK DİYANET’İN AKLINA GELMİYOR”

Akşener’in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

Her ne hikmetse milli günlerimize denk gelen cuma namazlarımızın hutbelerinde Diyanet yönetiminin aklına Atatürk gelmiyor. Kuranı Kerim’in tefsirini yaptıran, sadece 1923’te 126 caminin bakımını yaptıran Gazi Mustafa Kemal’in adı, bizzat kendisinin kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aklına gelmiyor. Hatta hutbelerde onun adını anmamak için adeta özel çaba harcanıyor. Vefasızlığa bakar mısınız!

Gazi Mustafa Kemal’in adını anmamak her şeyden önce mukaddesatımıza aykırı değil mi, yazıklar olsun.

“BAY KRİZ KENDİNİ YALANLADI”

Bay kriz, Çanakkale Köprüsü açılışında kendini yalanladı. Geçiş ücretini 200 ‘liracık’ olarak açıkladı.18 Mart gününde 1915 Çanakkale Köprüsü’nün açılışı yapıldı. Ülkemizde taş üstüne taş koyan herkesten razı olsun. Ancak biz bu taşın nasıl konulduğuyla da elbette ilgileniriz. İYİ Parti olarak biz projeye değil ranta karşıyız.

Bay kriz, Çanakkale Köprüsü açılışında kendini yalanladı. Geçiş ücretini 200 ‘liracık’ olarak açıkladı. Çelişkiler insanı Bay Kriz eskiden ‘Milletin kesesinden 5 kuruş çıkmıyor’ diyordu. Ama bu arkadaşımız daha nice konuda yaptığı gibi köprü açılışında kendi kendini yalanladı. Köprünün geçiş ücretini 200 liracık olarak açıkladı. ‘Vatandaş 200 liracık verecek ama üzerini de devlet olarak biz tamamlayacağız’ dedi. Nihayet gerçeği kendi sesinden itiraf etti. Törene katılan vatandaşlarımız pahalı dese de, zamanında emeklilerimize zam yaparken “iki yüz’ diye büyüttüğü rakamı köprü geçişinde ‘200 liracık’ ilan etti.

Biz bu filmi daha önce de izledik, Osmangazi Köprüsü’nün durumu ortada. Aynı soygun durumuyla yapılan Çanakkale Köprüsü’nü de hafızamızı yitirmiş gibi görmezden gelemeyiz.

İki yıldır Türkiye’yi karış karış geziyoruz. Geçen hafta Şile ve Aydın’daydık. İktidarın büyüme masalları ikisini de teğet geçmiş. Pastaneci kardeşim şeker bulamıyoruz diyor, aynısını Aydın’da da söylediler. Eczacı kardeşim ilaçlar bulunmuyor diyor, veresiye defterleri kabarıyor diyor. 4 aydır kirasını ödeyememiş şarküteri sahibi kardeşim nasıl ayakta kalacağını soruyor. Bu sorular sana Sayın Erdoğan. Bu insanlar çare arıyor, çile çekiyor!

Aydın’da da işsizlik, yoksulluk, pahalılık almış başını gitmiş. Bir anne ‘çare çare’ diyerek feryat ediyor. Kimine 5 yerden maaş gidiyor, benim çocuğum da delik ayakkabıyla geziyor, çocuğuma harçlık veremiyorum’ diyor.

Biz milletin sesi oldukça onlar tiyatro diyor. Yalan mıymış, gerçek miymiş çok yakında görecekler. O sandık gelecek ve bu arkadaşlar neyin gerçek olduğunu acı bir şekilde görecekler.

Cumhuriyetimizin kurucuları kendi şahsi iktidarları için değil Türk milletinin egemenliğini diriltmek için çabaladılar. Amaçları öz yurtlarında işgalcilerin hukukunu değil kendi yasalarını uygulamaktı. En olağanüstü şartlarda bile kanun devletinin sınırlarının dışına çıkmayıp, Ankara’da top sesleri duyulurken bile istişare mekanizmalarını muhafaza ettiler. Cumhuriyetin kurucu kadroları hiçbir zaman ‘ben’ demedi, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ dedi. Atatürk’ümüzün tabiriyle yeni Türk devleti kişilerin değil milletin devleti olacaktı.

“NEBATİ’NİN GÖZLERİNE BAKILAMIYOR, ÖYLE IŞIK VAR”

Bugün geldiğimiz noktada AK Parti iktidarı sizce hangi onur anlayışına sahip. Bunu geçtiğimiz hafta ekonomideki uzmanlığından ziyade sitcom repliklerini andıran abuk sabuk demeçleriyle öne çıkan Nebati Bakan’ın bizzat kendisi verdi. Gözlerine bakılamıyor, öyle ışık var yani. Bu arkadaşımız ne dedi, duyduğumda kulaklarıma inanamadım. ‘Bir problem mi yaşadınız rahat olun, bürokrasiyi alaşağı ederiz arkamızda cumhurbaşkanız var’ dedi. Bunu yabancı yatırımcılara dedi. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir rezalet görmedi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi böyle bir cıvıklık görmedi. Bu açıklama ülkemizde bir devlet krizi olduğunun itirafıdır. Nebati Bakan diyor ki “Biz kanun, yasa, yönetmelik tanımıyoruz. Sorun yaşarsanız bize gelin, sizin adınıza bütün yasal şartları kaldıralım. Kurumsal bir devletle değil kişilerle muhatap olun.” Neresinden bakarsanız bakın içinde yaşadığımız ucube sistemin ucubeliğinin daha bundan daha net bir ifadesi ve tarifi olamaz.

“DİNDAR OLMAK ERDOĞAN’IN BACISI OLMAK İÇİN YETERLİ DEĞİLMİŞ”

Erdoğan başörtülü bacıları konusunda çok hassastı. Biz sanıyorduk ki Sayın Erdoğan için bu ülkenin tüm dindar kadınları birer kız kardeştir. Başı açık kadınlarımız için ne düşündüğü zaten İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasıyla ortadadır. Meğer işin aslı öyle değilmiş. Meğerse dindar olmak, Sayın Erdoğan’ın bacısı olmak için yeterli değilmiş. Adana’da tüm çarpıcılığıyla bu gerçeği gördük. Sayın Erdoğan’ın bacısı olmak için başörtülü olmaktan öte kendisine tabi olmakmış, asıl mesele yandaş olmakmış. Başörtülü kadınlarımızın hukuku AK Parti’ye oy verdikleri sürece kutsalmış, yani oyunu basarsan baş tacısın itiraz edersen copu yersinmiş.

Dindar kadınlarımızın omuzlarında iktidara gelip o kadınları coplatarak iktidardan çekip gitmek, şu ironiye bakar mısınız. Gerçekten ibretlik. Hani bağırıyor ya boğazından ses çıkara çıkara ‘Kimler kimlerle berabermiş… İşte burada görüyoruz. Demek ki ettiğini görmeden ahirete görmek yokmuş.

“PUTİN’İN ÇAR OLMA HAYALİ, RUSYA’YI BATAKLIĞA SÜRÜKLEDİ”

Biz bu hastalıklı tavrın; memleketimizin huzurunu, milletimizin geleceğini, tehlikeye attığını biliyoruz. bir kişinin, kendi iradesini, devletin, bütün kurumsal yapısının üstünde konumladığı bir anlayışın, mutlaka çuvallayacağını biliyoruz. Şahsi hırslarına kapılanların, hem kendi milletine, hem de diğer milletlere yaşattığı acıları, dünyanın her yerinde görüyoruz.

Mesela Rusya’ya bakalım. Rusya’nın, tüm uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak, Ukrayna’ya yönelik, acımasız ve kanlı işgal girişimine bakalım. Putin’in, Çar olma hayali uğruna, Rusya’yı sürüklediği bataklığa bakalım.

Kiev’in, 48 saat içinde düşmesini bekleyenler, neredeyse bir ayını dolduracak bir savaşın içindeler. Ukraynalılar, çok zor koşullarda gösterdikleri mücadeleyle; tüm dünyaya, iki temel tarihsel gerçeği hatırlatıyor. Birinci gerçek; saldırgan, maddi açıdan ne kadar güçlü olursa olsun, bağımsızlığa inanan ve bu uğurda mücadele eden bir milletin, kaybetmesi mümkün değildir. Ukraynalıların mücadelesi, Rusya’yı, her geçen gün, batağa saplamaya devam ediyor. Bugün Ukrayna’da yaşanan şey, işte budur.

“PUTİN HER ŞEYİ BİLİYOR, BUNU BİR ALGORİTMA OLARAK HER YERE KOYUN”

İkinci gerçek ise; Devleti kendiyle eş gören bir tiranlığın; akıl ve uzmanlık gereken konularda, mutlaka işleri batıracağıdır. Bunların ortak özelliği, bu bahsettiğimiz yöneticilerin… Sultancıl popülist liderler deniliyor, diktatörlükle otoriterlik arasında gidip gelen… Bir insan her şeyi bilemez be kardeşim! Putin her şeyi biliyor, bunu bir algoritma olarak her yere koyun. Çünkü tiranların, gerçeklik algıları bozuktur. Çünkü tiranlıklarda, kimsenin gerçekleri söylemeye cesareti yoktur. Tiranların da zaten, o gerçeklere ihtiyacı yoktur. Onların; Yalaka danışmanlara, partizan bürokratlara ihtiyaçları vardır. Bu yüzden de, ne kendi milletlerine, ne de insanlığa, yarar sağladıkları görülmemiştir.

Keza Putin de, bu yolda emin adımlarla yürüyor. Uluslararası yaptırımlar, Rusya’yı bir anda, onlarca yıl geriye götürdü. Âdeta dünyadan yalıtılmış, bir açık hava hapishanesine çevirdi. Binlerce insan, hayatını, işini ve memleketini kaybetti. Ne için? Bir kişinin Çar olma hayali için…

Bugün Rusya’da, devlet aklının yerini, Putin’in ve etrafındaki oligark çetesinin menfaatleri aldı. Ve bugün Rus devleti, Putin ve arkadaşlarının elinde, her zamankinden daha güçsüz hâlde. Çünkü Rusya; bir despotun, kişisel paranoyasını, millî güvenlik; servetini koruma arzusunu da, ulusal çıkar ve de beka meselesi olarak tanımladı. Günün sonunda, kaybeden de, Rus milleti ve Rus devleti oldu. Manzara size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

Devletin kurumsal yolundan, bir kere ayrılınca, gerisi de, çorap söküğü gibi gelir… Sizden hesap soracak kimse olmadığı zaman, ülkeyi, babanızdan miras kalan, bir dükkân gibi görürsünüz. Vatandaşınızı köleleştirmeye çalışır, ülkenizi de, pazarlanacak bir kupon arazi olarak görmeye başlarsınız. İşte Sayın Erdoğan ve arkadaşlarının düştüğü durum da, tam olarak budur. Bugün geldiğimiz noktada, ekonomiden, tarıma, eğitimden, sağlığa kadar, ülkemiz için kritik öneme sahip, her alanda, bu çarpık bakış açısının, memleketimize verdiği zararları, tüm gerçekliğiyle yaşıyoruz.

Elbette ki, göç politikasını da, bu kirli anlayıştan ayrı düşünemeyiz. Bugün ülkemizde, ciddi bir göç politikası sorunu var. Sakın ola, mevcut durumun, gelişi güzel, ve kontrolsüz bir şekilde, ortaya çıktığını düşünmeyin. Hatalar üzerine rastgele oluşmuş bir problem olduğunu sakın düşünmeyin.

Tabloyu, bizzat Sayın Erdoğan istedi ve bizzat kendisi tasarladı. Her zaman olduğu gibi, yine, devletin, bütün kurumsal değerlerini ve hafızasını hiçe sayarak, bilerek ve isteyerek; Türkiye’nin göç politikasındaki felsefeyi, Türk Milleti dışındaki herkesi, memnun etmek üzerine kurdu.

Bu politika, öncelikli olarak, ülkemizin kaynakları ile okuyan, başarılı ve nitelikli insanlarımızın, batı ülkelerine gönderilmesini hedefliyor. Milletimizin senelerdir, dişinden tırnağından arttırarak kurduğu, okullardan mezun olan, pırıl pırıl doktorlarımız, mühendislerimiz ve akademisyenlerimiz, bilinçli bir şekilde, yurt dışına gitmeye zorlanıyor. Bu muazzam insan kaynağından da, Batılı ülkeler ziyadesiyle faydalanıyor. Yetişmesi için, tek kuruş ödemedikleri, doktorlarımızı, mühendislerimizi, yetişmiş gençlerimizi, kendi vatandaşlarının ve ekonomilerinin, hizmetine sunuyorlar.

Diğer taraftan da; nitelikli insan kaynağımız, ülkemizi terk ederken, olabildiğince vasıfsız bir iş gücü de, ülkemize akın ediyor. Değerli kadınlar, senin doğurduğun, iyi okulların kazanılabilmesi için gayret ettiğin, dişinden tırnağından arttırdığın, kendini aç yattığın, doyurduğun evladının bu ülkeye hizmet etmesini istemiyor Sayın Erdoğan. Budur tahsilli insanlarla derdi! Bu donanımlı iş gücü gidecek ki kul ve köle olanlar yerine istihdam edilsin. Ve Bay Kriz’in kurduğu kölelik sistemine bu göç dalgasıyla gelen insanlar dahil oluyor.

Bugün kontrolsüz göç, artık insani ve siyasi bir mesele olmaktan çıkıp, bazı illerimizde, demografinin değişmesine, neden olmuş durumda. Hata, kusur, yanlış yapıldı denmesin, bilinçli şuurlu şekilde ortaya koyulan bir politikadır! Etrafımızdaki siyasi gelişmelere baktığımızda, demografinin, nasıl bir siyasi enstrüman olarak kullanıldığını çok net görebiliriz.

Mesela, Kırım sürgünü olmasaydı ve Kırım’ın demografisi değiştirilmeseydi, Rusya bu bölgeyi ilhak edebilir miydi? Edemezdi.

Ancak Ak Parti iktidarı, her konuda yaptığı gibi, bu konuyu da, asıl bağlamından çıkartıp; milli menfaatlerimiz gibi, rasyonel bir eksen yerine, sığınmacı nefreti ve sığınmacı sevgisi gibi, duygusal bir eksenden konuşturmak istiyor. Her zaman olduğu gibi, bu konuda da, kendi beceriksizliğini örtbas etmek için, yine bir kutuplaştırma alanı oluşturup, sonra da, işin içinden, elini yıkayıp çıkmak istiyor. Yani, yapay bir vicdan maskesiyle, beceriksizliğini örtmeye çalışıyor.

LÜTFÜ SAVAŞ’A AÇILAN SORUŞTURMAYA TEPKİ
Hatta, bunu o kadar ileriye götürüyor ki; son derece haklı bir soruna, ve Hatay’ın geleceğine dair, önemli bir tehdide işaret eden, Büyükşehir Belediye başkanımız, Lütfü Savaş Bey hakkında, soruşturma açacak kadar da, kantarın topuzunu kaçırabiliyor.

Buradan iktidardakilere sesleniyorum: Böyle konular, siyasi rant devşirilecek konular değildir. Kutuplaştırma siyaseti üzerinden, sığınmacı sorunundaki beceriksizliğini gizleyemezsiniz. Lütfü Başkan, görevinin getirdiği sorumlulukla, sizi işinizi yapmaya çağırdı. Bu kadar basit. Soruşturmalarla, baskıyla, iftirayla, Millet İttifakı olarak, gerçekleri söylememize engel olabileceğinizi sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Biz, sığınmacılara vicdansızlık edilmesini istemiyoruz. Sığınmacıların bu ülkeye gelmesinin tek sorumlusu Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır. Sığınmacılara karşı kullanılan, ayrıştırıcı ve düşmanca dilin de karşısındayız. Düşmanca söylemler, ırkçı eylemler, sorun çözmekten acizlerin yöntemidir. Böyle yaklaşımlar, sorunun çözümünü değil, iktidarın vicdan perdesinin arkasına gizlenmesini sağlar. Sayın Erdoğan’ın değirmenine su taşınır yani. Bir tarafta, “ensar” diye diye, ülkeyi yol geçen hanına döndüren, Bay Kriz var. Diğer tarafta da; âdeta yabancı düşmanlığını körükleyen, bir orta çağ kafası var.

Bu iki kirli zihniyet, Türkiye’nin önüne iki seçecek sunuyorlar. Ya vicdanlı olup, armut gibi bekleyeceksin. Ya da vicdansız olup, sığınmacılara söveceksin, döveceksin. Türkiye sığınmacı sorununu, işte bu iki sığ düşünce etrafında tartışsın istiyorlar.

İki düşüncenin de birbirini beslediği, hem AK Parti dilinin, hem de dediğim türdeki düşmanca tavırların Sayın Erdoğan’ı orada tutmak amaçlı olduğunu paylaşmak istiyorum. İYİ Parti olarak biz, vicdanın ardına sığınıp, sorunu çözümsüz bırakacak kadar basiretsiz ve armut gibi bekleyen değiliz. Ancak sığınmacı düşmanlığı üzerinden, siyasi rant peşinde koşacak da değiliz. Biz, siyasi rant meraklılarınca Türkiye’ye dayatılan, bu sığ tartışma zeminini reddediyoruz. Burada asıl eleştirilmesi gereken; İktidarın göç politikası, ve Türkiye’yi yarı sömürge hâline getirmeyi amaçladığı, çarpık stratejisidir. Bu strateji rafa kalkmadan, ve uygulanan göç politikası değiştirilmeden sonuç alamayız. Vicdan ile öfke arasına sıkıştırılmış bir tartışmanın, içine çekilmenin, manası da, milletimize herhangi bir faydası da yoktur.

“Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden acilen kurtulmak zorundayız”

Bugün ülkemizde, kurumsal akılla işleyen, bir devlet mekanizması olmadığı için, tüm bu sorunları yaşıyoruz. Bir devlet krizinin içerisinde, adeta sürükleniyoruz. İşte tam da bu yüzden; Devletin ruhunu, varlığını ve kurumlarını hiçe sayan, Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nden acilen kurtulmak, ve devletimizi yeniden inşa etmek zorundayız.

Çünkü; bir milletin sürekliliği, devletiyle mümkündür. Bir devletin sürekliliği ise, ancak kurumlarının sürekliliğiyle olur. Tam da bu nedenle, eğer bir milleti yok etmek istiyorsanız, öncelikle onu kurumlarından yoksun bırakırsınız. Kurumlarını yok eder, varlığını, birtakım şahısların fani varlığına, bağlı hale getirirsiniz. Böylece geride, süslü yalanlarla bezeli, pamuk ipliğine bağlı, bir devlet düzeni kalır.

Nitekim; bugün içinde bulunduğumuz dönem de, yok edilen bir devlet, sömürülen bir millet, talan edilen bir servet dönemidir. Bugün içinde bulunduğumuz dönem; devletin ve milletin geleceğinin tehlikede olduğu, bir fetret dönemidir.

Bu fetret dönemi, “Bürokratik vesayetin boyunduruğundan bu milleti kurtarmak” vaadiyle başlamış olsa da; bugün, tüm o vesayetçi “bürokrasi”, sarayın varaklı odalarında, yeniden, misli ile yeniden inşa edilmiş durumdadır. Gelinen noktada, etrafı oligarklarca çevrilmiş, tek bir adam, tüm karar ve kanunların, tek meşruiyet kaynağı olmuş, “vasatın vesayeti”, milletin ve devletin boynuna, adeta bir urgan gibi geçirilmiştir.

Bu tablo; adım adım, ilmek ilmek örülen, bu yolda, “ne isteniyorsa verilen” bir kurumsuzlaştırma tarihinin, hazin hikayesidir.

Bugün Türkiye; 200 yıllık demokratikleşme çabasının, tarumar edilme sınırında olduğu bir noktadadır. Bugün, bizi Tanzimat’ın gerisine düşülebilecek bir keyfiliğin varlığı, yani, “can, mal, ırz, namus, vergi ve askerlik” meselelerinin bile, devletle millet arasındaki bağı, bozacak bir düzensizliğe meylettiği, apaçık ortadadır. Devlet idaresini, milleti daha iyi, mutlu ve huzurlu kılabilmek için tanzim etmek yerine; devlete dair her şeyi, ganimet gibi görüp taksim edenler, iktidardadır ve yaptıkları ortadadır.

Sayın Erdoğan! Her gün yoksullaştırdığın, mutsuzlaştırdığın, umutsuzlaştırdığın, aklın sıra, bir lokma ekmeğe muhtaç ederek, kendine kul edeceğini var saydığın, bu şerefli milletin tarihi; varlığına, birliğine, namusuna ve haysiyetine yapılmış, hakaretlere ve hareketlere karşı, edilen itirazların, verilen mücadelelerin, ve kazanılan zaferlerin tarihidir.

“TÜRKİYE’Yİ DÜZE ÇIKARTACAĞIZ”

Hiç kusura bakma, başaramayacaksın. Türkiye’yi içine soktuğun bu kurumsuzlaşma çukurundan, evelallah çekip çıkartacağız. Kurucu değerlerimizi hatırlayarak çıkartacağız. Atatürk’ün koyduğu vizyona, istiklal kahramanlarımızın o kutlu iradesine sarılarak çıkartacağız. Sen ve arkadaşların, istediğiniz kadar yıkmaya çalışın, biz milletimizle el ele, omuz omuza verip, Türkiye’yi düze çıkartacağız.

İYİ Parti iktidarında devlet; bir kişinin değil, milletin idaresinde olacak. Toplumsal sözleşmemize, anayasamıza bağlı bir kurum olacak. Yani öyle kişiye göre, işine göre, anayasayı delmek, mümkün olmayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; sahip olduğu güç ve yetkileri, tek bir elde toplamayacak. Kuvvetler ayrılığı, keskin ve net bir biçimde sağlanacak. Her fırsatta hor görülen, Milletin Evi, Gazi Meclisimiz, yeniden hak ettiği değerine kavuşacak.

İYİ Parti iktidarında devlet Anayasada belirlenen siyasi gücünün sınırlarını aşmayacak. Hukukun üstünlüğünden, asla taviz vermeyecek. Yani İstanbul Sözleşmesi gibi, uluslararası sözleşmelerden, bir gece ansızın çıkamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; ekonomideki yetki ve sınırlarını aşamayacak. Yani kafasına göre, hazineyi rekor borçlara sokamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; piyasa ekonomisinin işleyişine, ancak gerektiğinde, ve sınırlı olarak müdahil olacak. Yani Merkez Bankası’nı kukla gibi oynatamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; Yönetimi açık ve şeffaf bir şekilde yürütecek. Yani milletimiz, vergilerinin nereye gittiğini bilecek. Devlet ile millet arasına, ticari sırlar giremeyecek. İYİ Parti iktidarında devlet; sorumlu ve sosyal devlet bilinciyle hareket edecek. Yani sadece yardıma muhtaç vatandaşlarını korumayı değil, Vatandaşını yardıma muhtaç bırakmamayı da benimseyecek. Yoksulluğu yöneten değil, yoksullukla mücadele eden bir anlayış, yeniden hakim olacak.

İYİ Parti iktidarında; liyakat, devletin her kademesinde hayat bulacak. Vasatların vesayeti bitecek, milletine hesap veren ehillerin devri başlayacak.

Ezcümle; İYİ Parti iktidarında; devletimizi hak ettiği kurumsallığa da, itibara da yeniden kavuşturacağız. Satılan ya da işlevsiz bırakılan kurumlarımızı, yeniden canlandıracağız. Cumhuriyet Türkiye’sinin onur anlayışını, yeniden hâkim kılacağız.

Siz tüm çirkinliklerinizle, tıpış tıpış giderken; biz; Ruhumuzda Cumhuriyetimizin izleri, Kalbimizde Ata’mızın sözleri, Omzumuzda milletimizin dertleriyle, Güçlü, zengin ve mutlu bir Türkiye için geliyoruz!”

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.